Özgür Uçkan'ın ardından

Alternatif Bilişim Derneği, 9.07.2016

Özgür Uçkan aramızdan ayrılalı tam bir yıl oldu. Onsuz geçen bir yılda hem ülkemizde hem dünyada İnterneti sansürleme ve merkezileştirme çabaları artarak devam etti, ediyor. Zihin açan fikirlerinin, her daim ‘göçebe’ kalan bilgisinin ve sonsuz azminin yokluğunu hissediyoruz. Özgür hoca için söylenecek çok söz var. Geçen yıl bu günlerde, Özgür hoca ile bir şekilde yolu kesişenlerin yazdıklarını derleyelim istedik…

Yazılara gitmek içim başlıklarına tıklayınız.

Ahmet Sabancı
Özgür Hocamın Ardından…
Çıta yükseltme oyunu

Aslı Telli Aydemir
Tanıdığım En Değerli Netizen’e Göçebe Mektuplar Serisi I
Özgür Uçkan ve Bir Aktivist Entelektüelin Ölümü

Burak Arıkan
Özgür Uçkan’ın ardından: Melez Örgütlenme, Ağ Göçebesi

Erkan Saka
Dr. Özgür Uçkan anısına

Gökçe Dervişoğlu Okandan
Özgür Uçkan’ın ardından… Yaratıcı kümeler ve İstanbul’a dair…

İsmail Hakkı Polat
Özgür Uçkan’ın ardından…

Deniz Tan, Ebru Baranseli, Fırat Yıldız, İsmail Hakkı Polat, Her 5 Postasson, Ali Rıza Esin
Özgür Uçkan’ın ardından…

Seda Gürses
Topun Dönmesini Sürdürmek: Özgür Uçkan ve Caspar Bowden’ın Anısına

Şevket Uyanık
Özgür hoca kavga ederdi, biz de edeceğiz!

Sizin de ilgili yazınız varsa lütfen linki ile birlikte bilgi@alternatifbilisim.org adresine gönderiniz.


Özgür Hocamın Ardından…

Yazı Ahmet A. Sabancı tarafından kişisel blogunda 12 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

Bugün Özgür Uçkan’ın, Özgür hocamın ölüm haberini aldığım andan bu yana elim sürekli klavyeye uzanıyor ve öyle kalıyordu. Bir şeyler yazmak istiyordum ama ne diyeceğimi, nereden başlayacağımı bilemiyordum. Öyle zor ki hakkında bir şeyler yazmak, ardından bir şeyler söylemek.

Kendisi tanışıp bir şeyler paylaşma şansına sahip olduğum en güzel insanlardan birisiydi. Birikimiyle, ürettikleriyle kendisine daima hayran bırakırdı. Alçakgönüllü ve kibar tavırlarının yanında ilkelerinden asla taviz vermeyen duruşu ise eminim birçok insanın kendisini böyle sevmesinin, saygı duymasının en büyük sebebiydi.

(Hakkında daha çok şey anlatılabilir ama Erkan Saka ve İsmail Hakkı Polat hocalarım birçoğunu benden daha güzel anlatmışlar.)

Yaptığı tüm şeylerin yanında, birçok insanın hayatına kişisel olarak değmiş, onlara yol göstermiş ve akıl hocalığı da yapmıştı Özgür hocam. Hiçbir zaman derslerine girmemiş olsam da kendisine hocam olarak hitap etmemin de asıl sebebi budur. Kendisi bana akıl hocası oldu ve bugün yaptıklarımda ve yapmak istediklerimde asla küçümseyemeyeceğim bir katkısı var.

Kendisiyle ilk tanıştığım zamanlarda henüz ne yapmak istediğini çok da bilmeyen bir felsefe öğrencisiydim. İlgilendiğim farklı farklı birçok alan vardı ama bunların hepsi bana çok uzak, asla bir araya gelmeyecek şeyler gibi görünüyordu. Ancak Özgür hocamla tanıştıktan sonra onun felsefe, sanat ve teknoloji arasında nasıl bağlar kurduğunu gördüm. İnterdisipliner çalışmanın nasıl bir şey olduğunu ve bu dağıtıklık ve çeşitlilikle nasıl önemli şeylere ulaşılabileceğini kendisinden öğrendim.

Neler yapmak istediğim ve nelerle ilgilendiğim hakkında konuştuktan sonraysa bana daima yardım etti. Nerelere bakmam gerektiğini, nasıl yollar izleyebileceğimi gösterdi. Şu anda ilgilendiğim birçok alanla, beslendiğim birçok kaynakla kendisi sayesinde tanıştım.

Bunun yanı sıra Alternatif Bilişim Derneği’ne üye olmamı, bir dijital aktivist olmamı da sağlayan kendisiydi. Bir anlamda bugüne kadar yaptığım ve bundan sonra da bir aktivist olarak yapacağım hemen her şeyde onun da katkısı var.

Ve belki de hepsinden önemlisi, kendisi sayesinde sayamayacağım kadar çok güzel insanla tanıştım. Kendisi birbirinden bağımsız bir şeyler üretmeye çalışan ve aslında bir araya geldiğinde çok daha güzel işler gerçekleştirebilecek insanları bulma ve bir araya getirme konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahipti.

Özgür hocanın Türkiye’deki felsefe, sanat ve teknoloji çevrelerinde bıraktığı izin ve ilhamın ne kadar büyük olduğunu tarif etmek mümkün değil. Kendisi Türkiye’deki internet kültürünün temel taşlarından birisiydi. Benim gibi birçok insana ilham verdi ve onları bir şeyler üretmeye, çalışmaya teşvik etti. Her ne kadar kendisi artık yanımızda olup yeni fikirler veremeyecek olsa da, bugünden sonra yapacağımız birçok şeyde yine onun izi ve etkisi olacak.

Özgür hocamın anısını böyle yaşatmayı planlıyorum. Öğrencisi olmaktan daima gurur duyacağım Özgür hocama en çok yakışanın da bu olacağını düşünüyorum. Daha fazla üretmek ve daha fazla mücadele etmek. Göçebe bilginin yolculuğuna devam etmesini sağlamak.


Çıta yükseltme oyunu

Yazı Ahmet A. Sabancı tarafından Evrensel gazetesi için yazılmıştır. Yazı 19 Temmuz 2015 tarihinde bu sayfada yayınlanmıştır.

İnternet politik bir savaş alanı, o kesin, ama bu savaşı kimsenin kazanması mümkün görünmüyor. Bir uçtakiler çıtayı yükselttikçe, diğer taraf onu geçmeye çalışacak.

Bu yazıyı yazdığım cihaz, bir zamanlar çok da fazla etkisi olmayacağına inanılan bir oyuncaktan ibaretti. Bu yazıyı iletmemi ve sizlerin de okumasını sağlayacak olan iletişim aracı ise dünyada ütopik bir çağın başlangıcı olarak görülüyordu. Ancak şu anda geldiğimiz nokta, geçmişte kurulan hayallerden oldukça farklı görünüyor.

İnternet, belki de insanlık tarihini en hızlı ve en yoğun biçimde etkileyen teknolojik gelişmelerden birisi. Ancak her büyük gelişmede olduğu gibi, internet için de büyük bir teorik ve politik bulanıklık söz konusu. Onun neler yapabileceğini ve tam olarak ne olduğunu anladığımızı söylemek mümkün değil. Belki Facebook, Twitter gibi internet parçalarına bakarak bir şeyler söyleyebiliriz ama bu bize sadece büyük şirketlerin internette para kazanmak için neler yapabileceğini anlatır. İnterneti daha iyi anlayabilmenin yoluysa uç noktaları incelemekten geçiyor. Yani asıl dönüştürücü olayların yaşandığı yerlerden.

WikiLeaks belki de bu uçlar arasında ismini en çok duyduklarımızdan. Dünyadaki büyük devletlerin ve şirketlerin sırlarını ifşa etmeyi ve işledikleri suçları belgeleriyle kanıtlamayı görev edinmiş bir grup insan ve onları destekleyen yüz binlerce gönüllü. ABD’nin savaş suçlarını ve diğer devletler hakkındaki dedikodularını, Suudi Arabistan’ın sırlarını, Stratfor gibi bir casusluk şirketinin yaptıklarını ortaya döktüler. Ve hâlâ çalışmaya devam edebiliyorlar. Böyle bir şeyi internet gibi bir iletişim aracı olmadan gerçekleştirebilmeleri ve ardından çalışmaya devam edebilmeleri söz konusu bile olamazdı.

İnternet sayesinde artık bilgiyi yaymanın önündeki engeller her geçen gün daha da azalıyor. İnternetin dağıtık ve merkezsiz ağ yapısı ise tüm bunları yaparken önümüze engeller konulmasını neredeyse imkansız hâle getiriyor. İster Wikileaks olun, isterseniz normal bir internet kullanıcısı; elinizdeki bilgiyi paylaşmanızı ve başkalarının paylaştığına ulaşmanızı engellemeleri çok zor.

Ancak devletler ve şirketlerin bu durumdan memnun olmalarını ve bu yeni çağı büyük bir gülümsemeyle karşılamalarını beklememiz safça olurdu. Bizlerin özgürce iletişim kurabilmesini sağlayan her araç, onların güçlerinden ve otoritelerinden bir parça çalıyor. Bu yüzden onlar da bunu durdurabilmek için düşünebildikleri her türlü kirli yöntemi uyguluyorlar. Edward Snowden’in büyük bir cesaret örneği göstererek açığa çıkarttığı NSA ve GCHQ projeleri bunların en meşhur örnekleri. Bu projelerin temel amacı interneti sansürlemek değil, interneti icat edenler bunu yapamayacaklarını zaten biliyorlar. Onun yerine, artık her yerde olan bu iletişim aracını kullanarak bizi gözetlemeye ve her an kontrol altında tutmaya çalışıyorlar. Bu sayede bilginin önünü kesmek için kaynağına gitmeyi amaçlıyorlar. Elbette ellerinde böyle bir imkan varken de dünyadaki herkesi her an gözetlemeyi de deniyorlar.

Ancak bunun işe yaramayacağı ya da nokta atışı araçlara ihtiyaç duyduklarındaysa Hacking Team ya da FinFisher gibi şirketlerle bir araya geliyor ve onlardan saldırı araçları satın alıyorlar. Özetle bu şirketler kullandığımız bilgisayarlarda internete bağlanabilecek ne varsa onun açıklarını bulmaya ve bunları devletlerin ve özel grupların “güvenlik amacıyla” kullanacakları silahlara çevirmek (http://bit.ly/hackingteamtr). Kullandığımız hemen her şeyin de bozuk olduğunu düşünürsek (http://bit.ly/herseybozuk), durumun ne kadar vahim olduğu daha iyi anlaşılır. Türkiye’nin de müşterileri arasında bulunduğu bu şirketler, belki de internetin başımıza sardığı en büyük tehlikelerden birisi. Tahmini rakamlar, bu şirketlerin devletlere sattığı zararlı yazılımlar yüzünden, dünya genelinde onlarca gazeteci ve aktivistin şu anda hapiste olduğunu söylüyor.

Burada özetlediğim şey, aslında iki uç nokta arasında sonu asla gelmeyecek bir savaş. Bir uç mevcut özgür araçları kullanarak bir şeyleri ortaya çıkartıyor ve ona göre bir gelişim süreci başlıyor. Ardından devletler buna karşı daha farklı saldırı yöntemleri geliştiriyor ve bunları kullanmaya çalışıyorlar. Ardından birileri tüm bunları ifşa ediyor ve tekrar başa dönüyoruz.

İşte bu tam olarak Özgür Uçkan’ın “çıta yükseltme oyunu” olarak tanımladığı şey. İnternet politik bir savaş alanı, o kesin, ama bu savaşı kimsenin kazanması mümkün görünmüyor. Bir uçtakiler çıtayı yükselttikçe, diğer taraf onu geçmeye çalışacak. Bu kavramı anlattığı bir konuşmasında da söylediği gibi “Burada mesele oyunu kazanmak değil, bir sonraki aşamaya hazırlanmak için gereken zamanı kazanabilmek, bunun için de çıtayı olabilecek en yüksek noktaya koymak.”

Son günlerde gündemimizde olan Hacking Team olayının ve iki yıldır takip ettiğimiz NSA sızıntılarının bize söylediği de tam olarak bu. İnternetin şu anda geldiği durumda bizlerin çıtası çok aşağıda kalmış görünüyor ve şu anda sıra bizde. İnterneti ve onun gerçekten ne olduğunu hayalleri bir kenara bırakıp gerçekten iyi bir şekilde anlamalı ve çıtamızı mümkün olan en yüksek noktaya koymalıyız.


Tanıdığım En Değerli Netizen’e Göçebe Mektuplar Serisi I

Yazı Aslı Telli Aydemir tarafından yazılmış, Özgür Uçkan’a ithaf edilen 2. Yeni Medya Kongresi kitabında yayınlanmıştır.

Çok zorlandım sen’i yazarken Özgür…Sonra düşündüm, neden sen’i yazmaya çalışıyorum ki?… Seni başkalarına, hele önceden tanıyanlara, merak edenlere anlatmak haddim değil. Zaten süslü püslü yazamam. İçsesimi biraz olsun ifade edebilirim belki.

Hem öyle kimseyi ağlatmaya falan niyetim yok. İçim acıyor; yüreğim içinden delinmiş gibi ağrıyor ama dram yapamam. Beceremem zaten:/ Hani hatırlar mısın Friendfeed’de “Netizen” kavramını tartıştığımız günleri. Sonra bizi toplamıştın Bilgi’de büyükçe bir sınıfa…Yanımda Erkan Saka, arkamda Yaman Akdeniz biraz ötede de İsmail Hakkı Polat ve Ebru Baranseli oturuyordu. Çoğunluk senin aktivist azametinden etkilenmiş öğrencilerindi. Youtube popüler bile değildi o zaman. Ne sansürler yaşadık sonra. Mayıs yürüyüşleri, Alternatif Bilişim rüyasının gerçeklenişi, i-net’ler (ki hala Mustafa Akgül hocamız sayesinde ayakta bu gönüllü etkinlikler)…

Sonra senin Paris’e gittiğin ilk yıl Gezi patladı. İmreniyorum, nasıl kaçırırım bu anları dediğin zaman meğer hastaymışsın…

Yaşama sarılmanı özledim.

Hatırlıyorum, sıcak bir Mayıs günü yüksek lisans dersime konuk olarak gelmiştin. Dersteki sunumun tadı hala öğrencilerimin damağında. Hatta geçen gün bu öğrencilerden biri, sunumunu sakladığını ve neoliberalizm-gözetim ekseninde söylediklerine doktora başvuruları esnasında yazdığı niyet mektubunda gönderme yaptığını yazmış. Öyle derinden etkiledin, aktardın, paylaştın ki bu boyuta sığmaz.

Fiziksel olarak aynı boyuttayken de aslında öyle olmadığını düşünürdüm bazen. Kara gözlüklerinin ardında neler döndüğünü Civicweb1 projesinde önce Asu Aksoy’la bana, sonra da tüm proje ekibine ve diğer davetlilere anlatırken çok ikna edici bir üslubun vardı. Yıl 2009. Artık projenin son 6 ayı; sen 15-18 yaş grubunu incelemeyi neden sorunlu gördüğüne dair buluntular getirdin önümüze. Şapka çıkardık çaresiz.

Malum, çok şapkalı olunca bazen hatlar karışabilir; sen de buna hiç rastlamamakla birlikte zihnindeki arşiv dizimine hayran oldum hep. Birinin bir konuda kaynağa mı ihtiyacı var; Özgür hoca hızır gibi yetişir. Hiç olmazsa nereye bakılacağını, kimlere sorulacağını bilir.

“Dağıtık, gayrimerkeziyetçi ağlar”dan söz ederken onları en etkin kullananlardan ve işlevselleştirenlerden biriydin. Disiplinlerarası yaklaşımın yalnız mesleki uzmanlık bağlamında değil, sanat, kültür, felsefe, teknoloji temel anlatılarını bile buluşturabilen düzeydeydi.

Zizek, Alan Badiou’ya Gezi sonrası 21. Yüzyılın Plato’su, Hegel’i diye seslendi. Elbette abartılı olduğunu düşünenler vardır ancak şu gerçek ki “Hafızasızlar yüzyılı”ndayız…ve tüm hıza, akışkanlığa, biyoenformatik ilerlemeye, göreceli etkileşime rağmen hep bizimlesin. Öyle kalman için üretimlerini yaşatmaya kararlıyız. Bizden sana siber-ötesi nettaş sözü.

Babacığın Hava Albayı Emrullah Uçkan’ın mezar taşındaki Yunus Emre dizelerini fısıldamak geldi içimden. Sağolsun Ali Rıza (Keleş) paylaşmıştı Alternatif Bilişim listesinde…

Kah çıkarım gökyüzüne seyrederim alemi Kah inerim yeryüzüne seyreder alem beni

Birlikte yaşarlığın ve dayanışmanın değerini bize yılmadan anlattığın için müteşekkiriz.

Hiç sönmeyen esin kaynağımızsın.


Özgür Uçkan ve Bir Aktivist Entelektüelin Ölümü

Yazı Aslı Tunç tarafından yazılmış, 12 Temmuz 2015’te P24 sitesinde yayınlanmıştır.

Özgür internet mücadelesinin öncülerinden Özgür Uçkan hayatını kaybetti…

Özgür Uçkan’ı kaybettik. İnternet dünyasına yapılan tüm baskılara karşı inatla ve korkusuzca mücadele eden bir avuç aydından biriydi o. Bunu da ülkemizdeki sığ düşünce iklimine inat etkileyici bir bilgi birikimi ve zihinsel derinlikle yaptı yıllarca. Kimi zaman içinde bulunduğumuz cehalete haklı olarak öfkelenir, hırçınlaşırdı ancak asla yılgınlığa düşmezdi. Pırıl pırıl beyni ile aydınlık fikirlerini hep paylaşmaya hazır oldu, hem sayısız panelde, toplantıda, TV programlarında hem de sanal alemde. Sözünü sakınmazdı Uçkan. Kelimeleri öyle eğip bükmez, acı gerçekleri şekere bulamazdı. İnternet sansürüne her platformda savaş açmıştı. Bu gözü pek tavrı sayesinde etrafında her daim bir genç hayran kitlesi oluşmuştu. Onu gerçek hayatta tanımayanlar bile sanal alemdeki varlığını ve sağlam duruşunu bilirler ve ona saygı duyarlardı.

Ortak çalışma alanlarımız sayesinde yaşamlarımız sayısız kereler kesişti Özgür Uçkan’la. Ortak dostlarımız, öğrencilerimiz oldu. Birlikte panellere, konferanslara, programlara gittik. Her sohbetimizde bana heyecanla o elinden düşürmediği i-pad’ınden yeni bir teknolojik gelişmeyi ya da yeni bir makaleyi gösterirken hatırlıyorum onu. Bu coğrafyada çok az insanda gördüğüm o entelektüel merakı ve onu heyecanla paylaşmasını düşündüğümde yokluğu daha da derinleşiyor.

Özgür Uçkan’ın bu toplumdaki duruşu bana bir aydının otoriteye nasıl kafa tutması gerektiği üzerine tekrar okumaya itti. 19. Yüzyıl Amerikan felsefecisi, yazar ve şairi Ralph Waldo Emerson’a çıkıverdi yolum. “Amerikan Akademisyeni” (The American Scholar) adlı makalesinde bir entelektüelin işlevini anlatır Emerson. Aydının dünyasının kitaplarla sınırlı olmaması gerektiği, en önemli misyonunun eylem olduğunu, eylemsizliğin ise korkaklıkla eşdeğer olduğunu yazdığı satırlar nasıl da uyuyor Uçkan’a. Sartre, “entelektüel sorumluluk eylem odaklıdır” der. Ve kuşkusuz Edward Said, “Entelektüelin Temsilleri” (Representations of the Intellectual) adlı kitabında entelektüelin misyonunun sürekli statükoyu rahatsız etmek olduğuna vurgu yapar.

Özgür Uçkan derinliği, inatçılığı, bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ile yıllardır tartışılan, entelektüelin aynı zamanda eylem insanı olma tanımına birebir uymakta. Uçkan için internet bir haktır ve bunun pazarlığı yapılamaz. Bunun için mücadele veren yapılanmalara, gruplara ve sivil toplum örgütlerine hep destek vermiştir. Sadece makaleleriyle, kişisel bloğuyla, konuşmalarıyla değil sansür karşısındaki her sokak eyleminde ve protestoda da yer almıştır.

Bundan iki yıl önce ünlü haktivist örgüt Redhack’i anlatan belgesel “RED”de (https://www.youtube.com/watch?v=nf-24WuN–Y) son dönemde yapılan sansürlemeleri, tüm dünyadaki gözetim kültürünü, hükümetlerin internet üzerinden örgütlenmelerden nasıl ölesiye korktuklarını tane tane, vurucu bir şekilde anlatmıştı Uçkan. Bununla da kalmamış haktivist geleneğin politik- ekonomisini, felsefesini ve bu hareketin nereye evrildiğini de açıklamıştı. Belgeselin galasında film bitip ışıklar yandığında, arkamda oturan izleyenlerin sözleri hala kulaklarımda: “Keşke sadece Özgür hocayı konuştursalarmış filmde. O konuşunca kafamda her şey aydınlandı.” Pek çok genç de o gün sanal ortamda hayranlıkla izlediği kişiyi ekranda görmüşlerdi.


Özgür Uçkan’ın ardından: Melez Örgütlenme, Ağ Göçebesi

Burak Arıkan tarafından yazılan yazı ilk olarak Evrensel Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Internet yasaklarına karşı yürüyüş, 2011 Internet yasaklarına karşı yürüyüş, Taksim, 2011. Fotoğraf: yigitardaturkoglu.net

Özgür Uçkan’ın farklı ağlar arasındaki göçebe öznelliği en çok etkilendiğim yanı olmuştur. Sanat, teknoloji ve siyaset üçgeninde enine boyuna uğraşmanın mümkün olabildiğini hayatıyla hepimize göstermiştir.

Özgür Uçkan aramızdan ayrıldı, acımız çok büyük, yakınlarına ve #netdaş’larına baş sağlığı ve sabır diliyorum, fikirlerini, davasını, anısını yaşatacağız. Çok zor da olsa şurada Özgür’ün hayatına ve düşüncelerine dair iki anımı yazmak istiyorum.

MELEZ ÖRGÜTLENME

Bir gün Teşvikiye’de arada bir buluştuğumuz hemen Valikonağı Caddesi’nin arkasında Akkavak sokağına bitişik parkta sohbet ediyoruz.Özgür Uçkan her zamanki gibi o kararlı ses tonuyla Türkiye’de İnternet’in özgürleşmesi için pek çok siyasa yapmayolunu denediğini, ancak bunun mücadeleyi yormaktan öteye gitmediğini söyledi. Bilişim teknolojileri ve bilgi ekonomisi alanında kanun teklifi önerisi hazırlamaktan stratejik danışmanlığa pek çok emeği vardı. Bilişim alanındaki uzmanlığımızı böyle tepeden değiştirmeye çabalamak için değil, diğer pek çok mücadele gibi, aşağıdan büyüyerek baskı oluşturacak toplumsal mücadele için kullanmanın acil olduğunu belirtti. Nitekim o zamanların kült sosyal ağı FriendFeed ve email zincirleri üzerinde örgütlenme çoktan başlamıştı. [1] Bu devirde örgütlenmenin ne sadece internette ne sadece sokakta başarılı olabileceği görüşünde hemfikirdik. Hem internetin bilgiye yön verme hızından, hem sokağın siyasi etkisinden bir arada faydalanacak, dijital ve fiziksel ortamlar arasında geribildirimler ile genişleyecek bir melez örgütlenme esas kabul edilmişti.

2010 Temmuz ayında Türkiye’de ve belki de dünyada örnek teşkil edecek internetin özgürleştirilmesini talep eden ilk geniş katılımlı yürüyüş Taksim’de yapıldı. Özgür Uçkan bu yürüyüş için “İnternet sokağa iniyor!” başlığıyla çağrı yaptı. [2] Hükümetin giderek artan İnternet sansürü ve erişim bloklamalarına karşı ikinci yürüyüşü ise 2011 Mayıs ayında Türkiye’nin 30 şehrine yayıldı. [3] Özgür Uçkan en önde yürüyenlerdendi.

İnternet-sokak melez örgütlenmeyöntemleri herkesin birbirinden öğrenmesiyle ve anlık iletişim araçlarının, mobil kameraların, akıllı telefonların, dağıtık bilgi yayma kanallarının kitlelere nüfuz etmesiyle daha sık kullanılır oldu. Nitekim bu gidişat etkisini 2013 Haziran’ında da göstermiştir.

Özgür Uçkan bir yandan bu araçları aktif kullanıyor ve yayıyordu bir yandan dafarklı mücadeleler arasında bağlantılar kuran müştereklerin ve platformların oluşturulması için çaba harcıyordu. Keza internet kullanımının artmasıyla, bu ortamın özgürlüğü için ortaya konulan talepler de daha çeşitli oluşumlar tarafından dert edinilir olmaya başladı. Bilgi özgürlüğü ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin internet ortamlarında geçerli olması düşüncesi, Özgür Uçkan’ın ifadesiyle göçebe hale geliyordu.

AĞ GÖÇEBESİ

Özgür Uçkan “gayrimerkezi” terimini İngilizce’de “decentralized” karşılığı olarak, ağ topolojisinde “merkezi” ve “dağıtık”uçları arasında duran üçüncü topolojiyi anlatmak için kullanırdı. Bu terimin çevirisi “gayrimerkezi” mi “çok merkezli” mi olmalı diye Twitter üzerinde yaptığımız bir tartışmada ise neden bunu kullandığını şöyle açıklamıştı:[4] “Gayrimerkezi, internetin tamamı, içinde birleşmeye çalışan süpermerkezi kümeler var, direniş de dağıtık bir halde TAZ’lar yaratıyor”

Örneğin gerek internet altyapısında yönelticilerin (“router”) veri akışını optimize etmek için yarattığı bağlantı hiyerarşisinde, gerek son yılların Türkiye’sinde ahbap çavuş kapitalizminin yarattığı güç ilişkilerinde gayrimerkezi ağ yapısı hakimdir.

Özgür Uçkan sanatın, felsefenin, teknolojinin, siyasetin farklı bilgi merkezlerini birbirine bağlayan, bu alanlara özgü sosyal gruplar arasında köprüler kuran, kendi deyimiyle bir ağ göçebesiydi. Yaşamı internet, interneti yaşamdı. Nitekim, websitesine şöyle bir metin koymuştur:

Disiplin kimliğin, kimlik aklın, akıl hayal gücünün yerini almasın; düşünce disiplinler, fiiller, diller, kültürler “arası” dolaşsın diye… Bilgiyi neşelendirmek için… Zihin “göçebe”…

Göçebe zihin farklı disiplinler arasında dolaşırken bunların merkezinde durmaz, kenarlarında gezinir, bir disiplinden diğerine geçerek varlığını sürdürdür. Dolayısıyla her daim bir disiplinin merkezinden bakan için kenardaki aykırıdır, oysa o aykırılık farklı alanlar arası köprüyü kurandır, bilgiyi neşelendirendir. [5] Özgür Uçkan’ın kuramsallaştırdığı konulardan ağ sanatıve hacktivizm bu ağlı bağlı hayatın kenarlarında dolaşan yaşamın ürettiği alanlardandır. [6][7]

Özgür Uçkan’ın farklı ağlar arasındaki göçebe öznelliği en çok etkilendiğim yanı olmuştur. Sanat, teknoloji ve siyaset üçgeninde enine boyuna uğraşmanın mümkün olabildiğini hayatıyla hepimize göstermiştir.

Özgür Uçkan’ın vefatından sonra kanımca bize düşen açtığı yolları çatallandırarak ilerletmek, düşüncelerini ve görüşlerini üzerine inşa ederek yaşatmaktır. Bir “Özgür Uçkan Veritabanı” oluşturarak işe başlayabiliriz.

[1] http://www.ozguruckan.com/kategori/teknoloji/22219/internet-sansurune-karsi-ortak-platform-toplantisi

[2] http://www.ozguruckan.com/kategori/teknoloji/22217/internet-sokaga-iniyor

[3] https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nternetime_Dokunma!

[4] https://twitter.com/arikan/status/285501651408789505

[5] Gri bölge

[6] http://www.ozguruckan.com/kategori/sanat/22216/makinedeki-hayalet-ag-ve-sanat

[7] Sanat Felsefesi: Hacktivizm, Internet, Teknoloji ve Sanat: Hack the Art, The Empire Project - 26 Ocak 2013 İstanbul


Dr. Özgür Uçkan anısına

Yazı, Erkan Saka tarafından kaleme alınmış, 2. Yeni Medya Kongresi kitabında yayınlanmıştır.

10 Temmuz 2015 Cuma günü gece yarısına doğru Dr. Özgür Uçkan (54) aramızdan ayrıldı1. Evli bir çocuk babası olan Uçkan İzmir Ege Üniversitesinde aldığı felsefe eğitimin arkasından Sorbonne’da doktorasını tamamladı. 1990’ların başından itibaren hem sanat dünyasında hem de ilerleyen yıllarda artan miktarda bilişim dünyasında yazılarıyla hem entelektüel kimliğiyle, hem sektörel katkılarıyla hem de aktivist duruşuyla tanınır hale geldi.

Eğitim hayatının da içinde yer alan Özgür Uçkan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde bilgi ekonomisi, ağ ekonomisi, yaratıcı endüstriler, enformasyon tasarımı ve yönetimi, iletişim tasarımı, tasarım yönetimi konularında lisans ve lisansüstü düzeyde, Yeditepe Üniversitesinde ise bilgi ve inovasyon stratejileri konusunda lisansüstü düzeyde ders vermekteydi.

Üyesi olduğu ya da katkıda bulunduğu kurumlar içinde Türkiye İhracatçılar Meclisi (bilgi ekonomisi danışmanı), İstanbul Ticaret Odası (Bilişim İhtisas Komitesi üyeliği), Alternatif Bilişim Derneği ve Türkiye Bilişim Derneği (üyelikleri) de vardı.

Özgür Uçkan politika, insan bilimleri, medya, enformatik, kent planlaması, ekonomi, internet ve hukuk, kültür ve sanat konularında birçok makale (http://www.ozguruckan.com/kategori/makaleler) ve rapor (http://www.ozguruckan.com/kategori/raporlar) kaleme aldı. Aynı konularda uzun yıllardır haftalık bilgi teknolojileri dergisi “BThaber” için de yazıyordu (http://www.ozguruckan.com/kategori/bthaber). Son kitapları arasında “E-Devlet, E-Demokrasi ve Türkiye” (2003) ve Cemil Ertem’le birlikte hazırladığı “Wikileaks: Yeni Dünya Düzenine Hoşgeldiniz” (2011) sayılabilir.

Bilişim dünyasıyla temasının görece ilk yıllarında Özgür Uçkan yükselen Bilgi ekonomisi içinde dijital bölünmeye dikkat çekiyor ve Türkiye’deki e-devlet ve e-dönüşüm projelerinin dijital bölünmeyi azaltacak bir şekilde planlanmadığının altını çiziyordu. (http://www.slideshare.net/requin/dijital-blnme-dr-zgr-ukan) Ancak ümidini koruyor ve yetkin hamleler ile Türkiye’nin bilgi ekonomisi yarışında geriye düşmeyeceğine inanıyordu.

Başka bir sunumunda da Türkiye’deki merkezi yönetim şeklinin ademi merkeziyetçi bir yönetişim yapısına sahip olan ağ toplumu fikriyle çeliştiğini ve Türkiye’nin AB’nin gerisinde kalma ihtimalinin yüksek olduğunu vurguluyordu (http://www.slideshare.net/requin/the-governance-phobia-the-weakness-of-national-ict-policymaking-process-in-turkey-by-dr-ozgur-uckan)

Dr. Uçkan kurumsal politika belirleme çabalarına devam etti ama ilgisini zamanla politika yapımından çok, daha alttan, vatandaşın medya kullanımına yönelik çabalara ayırmış gözüküyor. Katılım teknolojileri sunumu buna bir örnek olabilir. (http://www.slideshare.net/requin/participation-technologies-o-uckan). Yeni Medya ile Yeni bir Siyaset yapma biçimi ortaya çıkmıştır (https://prezi.com/ciyq-ok84ya-/yeni-medya-yeni-siyaset-dr-ozgur-uckan/) Bunun en somut hallerinden biri de Dijital aktivizm ve Yurttaş Medyası sunumunda işaret edilen yurttaşların elleriyle ortaya çıkan aktivizm biçimleridir: (https://prezi.com/artldm7zdcrp/dijital-aktivizm-ve-yurttas-medyas-ozgur-uckan/)

Ayrıca felsefe ve sanat tarihi, şehir planlaması vb birikimini son zamanlarda yeni medya teknolojileriyle birlikte düşünmeye başladığı da görülmektedir. (örneğin Kent Ekonomisi, Kumelenme Stratejileri ve Kultur Endustrileri: Politika Gerekleri - http://www.slideshare.net/requin/kent-ekonomisi-kumelenme-stratejileri-ve-kultur-endustrileri-politika-gerekleri)

Yine bu birikiminin dijital aktivistlere politika sunma ve yeni dönemleri kavramsallaştırma çabasında da etkisi görülmektedir: “Gayri-merkezileşme / süper-merkezileşme geriliminde dijital aktivizm” (https://prezi.com/zospnp8zksyk/gayri-merkezilesme-super-merkezilesme-geriliminde-dijital-aktivizm/)

Özgür hoca iletişim örgütlenmektir diyordu (https://prezi.com/4vmo8s5hbsxl/iletisim-orgutlenmektir-ozgur-uckan/) Kendi yaşamıyla, entelektüel duruşuyla, insan ilişkileriyle iddiasına bizzat şahitlik yaptı. Kendisini çok ama çok özleyeceğiz.


Özgür Uçkan’ın ardından… Yaratıcı kümeler ve İstanbul’a dair…

Yazı Gökçe Dervişoğlu Okandan tarafından 25 Temmuz’da Yaratıcı Endüstriler bloğunda yayınlanmıştır. Yazıya önbellekten erişilmiştir.

2002-2003 Akademik Yılı başlarken, yazmakta olduğum disiplinlerarası doktora tezi sebebiyle sanat ve tasarım konusunda bir arayışa girmiş, İstanbul Bilgi Üniversitesi Tasarım Kültürü ve Yönetimi (TKY) programına kaydolmuştum. 2003 bahar aylarında da Dr. Özgür Uçkan’ın modülünü alma zamanı gelmişti. O zamana kadar aldığım ve verdiğim eğitimlerden çok daha farklı bi deneyim yaşamaya daha ders başlamadan bize dağıtılan CD ve notlar sayesinde başlamıştık, dersin temposu rehavet gibi bir kavramı gündemimizden uzaklaştırırken, öğrendiğimiz şeyleri hazmetmek ve kullanmak belki ilerleyen yıllara yayıldı. Dr. Özgür Uçkan ile daha sonra hem TKY hem de sanat ve kültür yönetimi lisans ve yüksek lisans programlarında beraber çalıştım. Birçok kişi onu aslında benim de yolumun ilk kesiştiği bilişim, bilgi yönetimi, internet ve dijital haklar konusunda daha yakından tanımış olarak tanıtacaktır. Ancak benim onunla çok uzun yıllar paylaştığım hayal, yaratıcı endüstriler üzerineydi. Özgür Uçkan kendi içinde çelişkili gibi duran bu disiplinlerarası alana her iki alana gereken ilgiyi ve önemi atfederek yaklaşmış, bir süreç yönetiminin en iyi şekilde ancak içeriğe de hakim olarak yapılabileceğini aşağıdaki satırlarıyla belirtmiştir:

”Kültür ve ekonomi arasında aynı zamanda sorunlu bir ilişki de vardır. Ama bu sorun aslında bir algı sorunudur. Ekonomi devreye girdiğinde kültürün değersizleşeceğine inanılır. Oysa kültür zaten bir ekonomidir. Ekonomi de ancak kültürel zenginliğin olduğu yerde gelişir. Kültürün aynı zamanda bir ekonomi olması onun değerini düşürmüyor. Tam tersine kültürlerin ekonomik değerleri onların iletişim değerlerini ve etki alanlarını artırıyor…..Elbette bu durum, iki alan arasındaki ilişkinin dikkatli bir şekilde yönetilmesinin gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Bu biraz ekonomide adil rekabet koşullarının oluşturulmasının gerekliliğine benziyor. Her şeyi kısa vadeli çıkarlara bağladığınızda sürdürülemez bir tekelcilik ortamı yarattığınız gibi, en çok alınıp satılan kültürlerin tahakkümüne izin vermek kültürel zenginliği ve çeşitliliği yaralıyor. Bu yüzden gerek ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar ve Avrupa Birliği gibi ağ-devletler “kültür politikaları” geliştiriyor.”

Kültür yönetimi ve politikaları alanına giriş niteliğinde olan bu tespit, yalnız teorik tartışmada değil aynı zamanda pratik projelerle Özgür Hoca’nın gündemini oluşturdu. Bunlarda 2010 AKB öncesi en heyecan verici proje, danışmanı olduğu Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) ile yaptığı bilişim ve inovasyon çalışmaları dahilinde “yaratıcı kümeleri” (creative clusters) ön plana çıkarmak ve yaratıcı endüstrilerde “serbest bölge” kavramını tartışmaya açarak bu endüstrilerin gelişmesine yönelik politik düzenlemeler yapmaktı. Bunun için düşünülen bölge, o tarihte santralistanbul, Rahmi Koç Müzesi, Şapka Fabrikası- Tasarım Kütüphanesi, çeşitli zanaat mirası ve yeni kurulan dizi platolarıyla UNESCO Kültür Mirası içinde yer alan Fener ve Balat’ın da yer aldığı, karşı kıyıda kongre merkezinden İKSV’nin Deniz Palas’ına kadar uzanan Haliç bölgesiydi. Kültür ve eğitim yatırımlarının yanında ciddi bir kültür mirasına sahip olan bölgede, yaratıcı endüstrilere yönelik girişimlerin artması için altyapı, iletişim ve ulaşım bağlantıları, finansal teşvik ve muafiyetleri kapsıyordu.

Günümüzde Ar-Ge ve inovasyon çalışmaları için bilgi transferini sağlayacak TTO’lerinin üniversite kampus yapılarının içinde kurulması, bazı şehirdışı kampus yapılarında şehir yaşamı ve yaratıcı enerjiden kopukluğu doğurduğu için, İstanbul’un eski merkezlerinden birinde oluşacak bu yapılanma bu yaratıcı enerjiyi de koruyacak nitelikte kurgulanmıştı. Özgür Hoca bu yaratıcı ve yapıcı projelerin gerçekleşmesi için her zaman önemli paydaşları, özellikle önemli STK’ları devreye sokmuş bir araştırmacı olarak, TİM ile tasarlanan bu projeyi kültür ve sanatla ilgili gündemin yoğun olduğu 2010 yılında birçok ortamda teleffuz etti. Hatta Kasım 2010’da YEKON Yaratıcı Endüstriler Konseyi Derneği’ni kurmak için yaptığımız Arama Konferansı’nda konuğumuz olarak bu çabaları düzenli bir şekilde birçok dernek temsilcisiyle paylaşmak suretiyle her zamanki gibi ufuk açmıştı.

Ben Özgür Hoca’dan öncelikle “bilginin paylaştıkça çoğalma” mitinin yalan olmadığını öğrendim. Başta kendi web sitesi, her türlü sosyal medya (slideshare, scribd, twitter vs.) aracını kullanarak, özellikle demokratik erişime açık her ortamda çalışmalarını en geniş kapsamıyla paylaşmaktan imtina etmemiş bir araştırmacıydı. Bunun yanında Özgür Hoca’nın yıllar itibariyle çevresinde oluşan gruplardaki insanların temel özelliğine baktığımızda, hiçbir zaman üretmekten vazgeçmeyen bir grup görüyoruz. Bu Türkiye gibi özellikle kültür yönetimi ve politikaları gibi hassas alanlarda çok devingen bir ülkede çok yoğun bir adanmışlık ve öz disiplin gerektiriyor. Ama onu yitirdiğimiz günlerde gözlemlediğimiz gibi bu grup bir avuç insandan oluşmuyor, dünyanın neresinde üretirse üretsin bağlantısını koparmayan ve birbirinden beslenen, sorgulayıcılığını elden bırakmayan özel bir grup.. Sanırım ondan kalan ve beslemekle yükümlü olduğumuz en değerli mirasımız.


Özgür Uçkan’ın ardından…

Yazı, İsmail Hakkı Polat tarafından 11 Temmuz 2015’te kendi bloğunda yayınlanmıştır. Yazı aynı zamanda 2. Yeni Medya Kongresi kitabının giriş yazıları arasında yer almıştır.

Türkiye’nin çorak İnternet kültürünün nadide insanı, hepimize çok şey katarak aramızdan ayrıldı.

Uzun zamandır dostlar arasında fısıltıyla dillendirip zihnimizden kovmaya çalıştığımız kabus gerçeğe dönüştü ve Özgür hocanın ölüm haberi düştü ekranlarımıza.

2009 yılında dönemin gözde sosyal medya platformu FriendFeed.com’da tanışmıştık. Sanal ortamda tanışmanın doğası gereği, önce onu sadece oradaki siyah gözlüklü avatarı ve paylaşımları üzerinden tanımaya çalıştım. İlk izlenimlerim, son derece ödünsüz ve hatta yer yer sert ancak son derece donanımlı bir entellektüel olduğu yönünde idi. Tartışmalarda uzun uzun açıklamalar yapar, linkler üzerinden referans gösterir ve her tartışmada adeta bir makale yazmış kadar olurdu.

Açıkçası İnternet’in geliştirici ve dönüştürücü hemen her alanında bu kadar fazla detay ve derinlik yakalayan biri, ilk başlarda bana pek inandırıcı gelmemişti. Kendisinin bunları bir yerlerden arama motoru yardımıyla bulup “kopyala-yapıştır” yöntemiyle idare ettiğini düşünüyordum. Aylar sonra daha ilk karşılaşmamızda, tüm o paylaştıklarının hemen hepsinden ayaküstü söz edip referans verdiği kaynakların sayfalarını bile kafadan tüm detaylarıyla söyleyince, farklı bir insanla karşı karşıya olduğumu ancak idrak edebildim.

Sonraları sanat, felsefe ve ekonomi gibi her biri bir ömür uğraşı gerektirecek alanlardaki nitelikli çalışmalarına da görme, konuşma ve tartışma fırsatım oldu. Aslında Özgür hocayı herkesten ayıran yönü de buydu; çok-disiplinli ve disiplinler arası bakışı. Geçmişten gelen tüm bu birikim ve deneyimini, İnternet gibi dinamikleri net olmayan ama dönüştürücü bir alanla harmanlayabilmek, içinde yaşadığımız bu çağın pek az insanında toplanan bir haslet. İşte bu nedenle hem eski hem de yeni kuşağı ve onların ruhunu çok iyi yakalayabilen nadir akademisyenlerdendi Özgür hoca. Akademik araştırmalar konusunda yönlendirdiğim pek çok öğrenciye (onca vakitsizliğine rağmen) beklediğinden fazlasını sunar ve karmaşık kavramları bile yalın anlatabilme yeteneği sayesinde zihinlerinde farklı ışıklar yakardı.

İnternet, Özgür Uçkan için bir akademik çalışma alanının çok ötesinde bir yaşam alanıydı. “İnternet özgürlüğü” kavramı, benliği hatta kendi adı gibi, onun olmazsa olmazıydı. Bu konudaki tüm tartışma ve mücadelelerde ödün vermez ve sert bir yaklaşım sergilerdi. Herkesin tereddüt ettiği, sinikleştiği ve hatta geri adım attığı zamanlarda bile Özgür hoca, duruşunu bozmazdı.

Onun “kırmızı çizgileri” yoktu, yaşam ilkeleri vardı. Bunları hiç bir zaman pazarlık konusu etmez ve tartışmalarda kıyasıya savunurdu. Bu tartışmalarda onun görüşlerine katılmayan hatta ona kırılan insanlar bile kişiliğine ve bilgisine her zaman saygı duymuşlardır. Zaten onun niyeti de, kendi görüşünü başkalarına empoze etmek değil aksine kendisini ve yaşam ilkelerini iyi ifade edebilmekti. Zaman zaman benim de onunla farklı düşünce ve duruş sergilediğim olmuştur ama her ikimiz de tartışma zeminimizi hiç bir zaman kaybetmedik aksine oradan beslenmeye özen gösterdik. Zaten bir arada yaşamanın ve saygılı bir tartışma zemininde çok seslilikle ilerleyebilmenin yolu da bu değil miydi? Üstelik onunla yaptığım tartışmalarda ne çok şey öğrendim ve öğrendik hepimiz. Herkesin kişiliğini, birikimini ve becerilerini iyi analiz eder ve ona göre yol gösterirdi. Gelişimine katkı ve yön verdiği ne çok öğrencisi, ne çok dostu olduğunu, ancak bugün sosyal medyadan fark edebildik. Bana da özellikle İnternet’in gelecekteki mimarisinin süpermerkezi mi yoksa gayrimerkezi mi olacağı konusunda ödevler verir, bu konuda yazı yazıp yazmadığımı bile takip ederdi.

İki yıl önce başlayan rahatsızlığı bile uzun süre, bu konudaki motivasyonuna, enerjisine ve üretkenliğine engel olamadı ama son zamanlarda sadece Twitter’da her gün otomatik yayınlanan kişisel gazetesi ve o son tweetiyle usulca veda etti bizlere.

Kuşkusuz ardında bıraktığı kitap, makale-yazı, konferans ve dersler hepimiz için değerli bir miras ama onun bizlerdeki bu emeğinin karşılığını bulması için sanırım hepimize düşen en önemli sorumluluk; Özgür ve İnternet sözcüklerinin birbirinden ayrılmaması için mücadele etmemiz olsa gerek.

Bunun da ötesinde onun özgür kişiliğini İnternet’in ruhuna yansıtacak bir eser, proje ve/veya ödül üzerine çalışmaya bugünden başlamamız gerek.

Özgür Uçkan, Türkiye ve dünya İnternet kültürü üzerine yaptığı katkıları, duruşu ve eserleriyle hep aramızda olacak ama kan ter içinde bir problemle boğuşurken yanınızda bitiverip aradığınız alet-edevatı size gülümseyerek veren o ustayı, öğrencilerimle benim eksik disiplinlerimizi tamamlayan o hocayı ve duruşunu her daim takdir ettiğim o Özgür insanı çok özleyeceğim ben.

Ailesinin, kurucuları arasında olduğu Alternatif Bilişim Derneği üyelerinin, öğrencilerinin, dostlarının ve sevenlerinin başı sağolsun, başımız sağolsun!


Özgür Uçkan’ın ardından…

Yazı, Deniz Tan, Ebru Baranseli, Fırat Yıldız, İsmail Hakkı Polat, Her 5 Postasson, Ali Rıza Esin’in vedalarından tek bir post haline getirilerek Sansüre Sansür bloğunda yayınlanmıştır.

tinca (Deniz Tan) Özgür Hoca’nın akademik birikiminden, Türk internet dünyası için öneminden, ifade özgürlüğü adına savaşından ve bunun gibi bir sürü konudan bir de benim bahsetmeme gerek yok sanırım. Çünkü herkes biliyor; Özgür Hoca gerçekten “çok” bir insandı, çok bilgili, çok donanımlı, çok inatçı, çok kararlı.

Ben Sansüre Sansür vesilesiyle 2008 sonu gibi tanıştım Özgür Uçkan’la. Belki reklamcılardan ifade özgürlüğüne verilen farklı bir destek önemli gelmişti Özgür Hoca’ya, ilgisini çekti bizim tezcanlı/heyecanlı ama dağınık sansür tepkimiz. Açıktı her fikre, o olmaz, bu olmaz’ları yoktu ve belki sansür konusundaki her fikrin, her eylemin, her farklı tepkinin internet denen koca yapbozun sağlığı için ne kadar önemli olduğunun farkındaydı. Farklılıkları yok etmeyi değil, muhafaza ederek bir araya getirmeyi severdi o. Çünkü evet eşyanın doğası buydu, özgürlüğü için savaştığı (mız) internet, tam olarak da böyle bir yerdi. Ve tam da o yüzden, buluşmamız kaçınılmazdı belki de. Birkaç akademisyen, birkaç geyik reklamcı, birkaç deli, birkaç pornocu, birkaç hukukçu… Buluştuk ve voltran olduk, Sansüre Sansür olduk.

Önceleri ne yapabiliriz’i konuşuyorduk. Fikirler, projeler gırla… Hocam’lar, sizli bizli konuşmalar, hömhömhöm’ler… Sonra sonra birbirimizi tanıyıp kaynaştıkça geyik de çevirir olduk. Ve işte ben oradaki Özgür Uçkan’ı anlatmak isterim biraz. Gülen, eğlenen, geyik yapan, güzel müzikler paylaşan, çekirdek çitleyen Özgür Hoca’yı.

O gruptaki herkes çok nev-i şahsına münhasır insanlardı. “Çok komik bir aile gibi olduk” demiştik bir gün. Sonra herkese bir rol vermiştik o gün. Diğerleri kendi rolünü hatırlar mı bilmem de, ben ailenin serseri kızıydım, Özgür hoca da babamız.

Çünkü öyleydi Özgür Uçkan. Gülen, eğlenen, öğreten, moraller bozuldu mu motive eden, arada çeki düzen veren, bizi bir amaç etrafında bir arada tutan, yılmamıza, pes etmemize asla izin vermeyen, saldırı oldu mu bizi en önde koruyan, biraz Hulusi Kentmen, biraz Münir Özkul, biraz tatlı biraz sert bir baba gibi.

Bana son sözü anne olduğumu öğrenince Google Plus’tan olmuş:

“Hah ha! Çok sevindim. Beraber büyüyün.”

Ne tatlı.

Aptal Google Plus’ı hiç kullanmazdım ben, o yüzden cevap veremedim buna ama Özgür Uçkan ona bile şans vermiş, görüyorsunuz…

İşte böyle biriydi Özgür Uçkan.

Eksikliği kapanmaz, yeri dolmaz, üzerimizde emeği çok, öğrettikleri sayısız. Türk internet dünyası içinse çok büyük bir kayıp…

Sansüre Sansür ailesi seni hiç unutmayacak Özgür Baba. Seninle “yürümek” bir onurdu. Her şey için teşekkürler.

miocaro (Ebru Baranseli) Beklenen bir haber bile insanı altüst edebiliyor. Bazı kayıplara hazırlanmak mümkün olmuyor. Özgür hoca gitti.

İnsan ayırmazdı. Titrine, sosyal statüsüne, ekonomik durumuna, eğitim-öğretim seviyesine, yaşam tercihlerine, yönelimlerine bakmaksızın herkesle iletişim kurup, konuşup, özgürlükler söz konusu olduğunda kim olduğuna bakmadan doğru bildiğini –referanslı, alıntılı, bilimsel içerik ve üslupla- savunur, gözünü kırpmadan tartışmaya, kavgaya girerdi. Özgür hoca insan ayırmazdı.

Onun için her internet kullanıcısı eşit birer netdaştı (sunum: http://inet-tr.org.tr/inetconf14/sunum/siyaset-digitalaktivizim-uckan.pdf). Yeni medyayı yeni medya yapan ‘öteki mevcudiyet’i önemserdi. Anonim olmadığı halde anonimliğin önemini, hactivizmin sanatsal değerini bağıra çağıra anlatırdı. Sahip olduğu ve ürettiği katmanlı ve disiplinlerarası bilgi bulutu herkese açıktı. Sahip olduğu kitaplar ve müzikler de öyle.

Bilginin göçebe olduğu ağ zamanında sanatçının da ağ göçebesi olduğunun altını çizen yine Özgür Uçkan’dı. İnternetin, ilkel gelenekleri, nesiller boyu sorgulamadan kabul görmüş kemikleşmiş adaletsizlikleri yok etme potansiyelinin farkında olan nadir insanlardan biriydi. İnternet özgürlüğü için savaşırken “idare edelim”, “günü kurtaralım”lar onun için söz konusu değildi. İnatçılık ve kararlılıkla doğrudan hedefe ulaşmaktı önemli olan. Tam da bu nedenle bizim her kayboluşumuzda feneri (kimi zaman gözümüze) tutan, karamsarlığa düşüp her vazgeçişimizde tekrar tekrar ve daha güçlenerek bir araya getiren oydu. Her birimizi, farkında bile olmadığımız niteliklerimize göre yönlendiren, kendimizi ve kollektif gücümüzü keşfetmemizi sağlayan Özgür Uçkan’dı. Kadim zamanlarda FriendFeed’de kim kimdir konulu bir feedin altında beni akademisyen- dijital aktivist diye etiketleyerek titrimi veren ve sahip çıkmama neden olan da yine Özgür hoca olmuştu.

Ucu bucağı görünmeyen bir uçurumun başında durup aşağıya bakmak gibi hissettiren entelektüel ve akademik birikimiyle ilgili ne kadar yazılsa eksik kalacak. Günlerdir yazıp sildiğim bu zor metin sayesinde hatırladığım şeylerden biri ise bu birikimle çok alâkasız (ya da belki tam olarak bu birikimden kaynaklanıyor). Türkiye’deki internet sansürünün bir araya getirdiği, aslında birbiriyle yolları kesişmeyecek bu küçük grup, çok eğlendik.

Anonimlik, hactivizm, mahremiyet, gözetleme, geçen yüzyılın küflü telif yasaları veya sıradan bir mevzuyla ilgili tahilsiz bir beyanat, fark etmeden sansürü savunan bir diğer bahtsız kişi saatlerce ekran başında karnımız ağrıyıncaya, gözlerimizden yaş gelinceye kadar gülmemize neden olabiliyordu. Kapalı grupta kararlaştırılan bu geçici sosyal ağ hack’i, herkesin eğlencesine açık bir eylem haline geliyordu. Hızlı, anlık ve bol kahkahalı, birbirinden yaratıcı trollüklerle bezeli eylemler ne yazıyla, ne sözle tasvir edilebilirler. Ancak o sırada online olan, orada olan, katılan ve izleyenlerin anlayabileceği, şimdilerde yüzlerine buruk bir gülümseme konduran değerli anılar oldular. Bıraktığı ağır mirasın sorumluluğunu yerine getirebilir miyiz bilemiyorum ama ben de Özgür Uçkan’ı hep bu gülümsemeyle anacağım. Her şey için teşekkürler hocam, huzur içinde uyu.

Bayfiratyildiz (Fırat Yıldız) İnterneti hava-su-elektrik gibi olmazsa olmaz yaşamsal ihtiyaçlardan biri olarak kullandığımdan dolayı ortaya çıkan saçmasapan sansürler yüzünden bir tepki, bir ses olsun diye Deniz Tan’la SansüreSansür oluşumunu kurduğumuz dönemde tanıştım Özgür Uçkan’la.

Friendfeed’de sansüre karşı ne yapabiliriz deyip, akabinde SansüreSansür ile birlikte hazırladığımız iki kampanya (1–2) üzerine gelen yersiz eleştirilere karşı Özgür Uçkan her zaman yanımızda oldu, destekledi, ne yapabiliriz konusundaki sorularımıza karşı hiç yorulmadan, bıkmadan cevapladı, ve birlikte iki büyük yürüyüş gerçekleştirdik, biri 17 Temmuz 2010’da, diğeri ise 15 Mayıs 2011’de. Ve o günkü heyecanı bizi motive etti, güçlendirdi. Birkaç kişi ile başlayan bu süreç onlarca, yüzlerce, on binlerce kişinin katılımıyla devam etti, edebildi. Edebildi diyorum, çünkü ne zaman vazgeçmeye kalksak Özgür Hoca’nın motivasyonuyla kendime gelirdim… Ne diyeceğimi bilemediğim, ne yazacağımı kurgulayamadığım bir yazı malesef bu. O yüzden uzatmadan diğer arkadaşlarıma veriyorum sözü.

İsmail Hakkı Polat “Gelen acı haberin yarattığı şokun ardından duygular soğumaya başlayıp mantığın ağır bastığı andan itibaren Özgür hocayı kaybımızın gerçek boyutları da ortaya çıkmaya başlıyor. Abartısız söylüyorum; Özgür Uçkan, İnternet alanında sadece Türkiye değil dünya çapında bir kayıptır. Felsefe ve sanat eğitiminin üzerine ekonomi alanında çalışan ve her biri bir ömür alacak bu uzmanlıkları İnternet gibi uçsuz-bucaksız bir alan üzerinde toplayıp tek potada eritmek, bunu yaparken de geleneksel ile yeni arasında rafine bir denge kurabilecek kadar disiplinlerarası yetkinlikte kaç kişi var ülkemizde ve dünyada? Ya da literatürü İngilizce, Fransızca ve hatta Almanca kaynaklardan tarayacak ve üstüne üstlük tüm bu alanlardaki güncel gelişmeleri 4 dilde takip edecek? Özgür hocayı belki de farklılaştıran en önemli yanı ise paylaşımcılığıydı. Bilginin paylaşımını esas alan yaşam felsefesi, İnternet ile birlikte bir yaşam biçimine dönüşmüştü ve yaptığı tüm araştırmalardan derlediği bilgi birikimini de sosyal medya üzerinden tüm meslekdaşları, öğrencileri ve takipçileriyle paylaşmayı bir öncelik haline getirmişti. Ölümünün ardından birkaç dilde bıraktığı sayısız yazı, makale, sunum, ders ve konferanslar İnternet üzerinden bu bilgileri dünyanın dört bir yanından arayıp bulacak araştırmacıları bekleyecek ve bu sayede ölümünden sonra da insanlığa hizmeti devam edecek Özgür hocanın.

Ancak tüm bu entellektüel bilginin ötesinde, geniş kitleler Özgür Uçkan’ı Türkiye’de İnternet’in özgürlüğü için ödünsüz mücadele eden öncü bir aktivist olarak hatırlayacak. Onu hiç tanımayan dünya vatandaşları bile bir gün onun ismini duyduklarında onu tanımış olmayı isteyecekler. Hatta başlamışlar da.

B. Dinlerdin, başka başka düşünsek dahi dinler, hak verir, kendi argümanlarını sunup güzelce izah ederdin. Hiçbir zaman o senin düşündüğün gibi değil demedin bize. Ben seninle birlikte gülebildiğim, düşünebildiğim ve yürüyebildiğim için çok mutluyum. Hayatıma dokunduğun için teşekkürler Özgür hocam… Yine görüşeceğiz.

Her 5 Postasson Eğer bu hayattan sonra öteki bir dünyaya veya reenkarnasyona inanmıyorsanız bu dünyadaki varlığınıza da derin anlamlar yüklemekte zorlanıyorsunuz. O yüzden niçin dünyaya geldik sorusunun cevabını ben “sadece yeteneklerimizin sınırlarını zorlamak ve kendimizi gerçekleştirmek” olarak veriyorum. Hayatın başlangıç ve bitiş çizgisi arasında bunu dağılmadan yapabilmek için de kendimize uğruna çarpışacağımız bir savaş seçmek zorundayız. Yalnızca bir savaş.

Seçtiğimiz bu savaşta verdiğimiz mücadele, biz dünyadan yok olduktan sonra arkamızda bıraktıklarımıza yadigâr kalan tek şey. Belki her zaman dünyayı onu bulduğumuz halinden ileri taşıyamıyoruz ama birileriyle, bir şeylere karşı veya bir şeylerin uğruna verdiğimiz bu mücadelede bıraktığımız izler arkamızdan gelenlerin önünü açıyor. O kesin.

2009 güzü idi. Kısa dönem askerliğimi yaptıktan sonra Stockholm’e dönmeden önce İstanbul’a uğramış ve Özgür Uçkan’ı aramıştım. Şişli’de bir kafede buluşmuştuk. Hava İstanbul’a göre biraz serin olmasına rağmen o çok sevdiği sigarasından mahrum kalmamak için dışarda oturmayı istemişti Özgür. Öyle de yaptık. Askerde bir hayli süzülmüş ve solmuştum herhalde. Saçlarımı da yıllardır olmadığı kadar kısa kestirmek zorunda kalmıştım. Kahvelerimizi ısmarlar ısmarlamaz Özgür’ün ağzından ilk çıkan cümle ’’hiç Frank Zappa’ya benzemiyorsun’’ olmuştu. Buna bir hayli gülmüştük. İkimizin de bir yerlere yetişmesi gerekiyordu. Birer kahve içebildik yalnızca. O kısa sürede Özgür kaç sigara yaktı bilmiyorum. Ama hep güldük. Gülecek bir şeyler bulduk. Şişli’deki o kafede birilerini çekiştirdik, dedikodu yaptık.

Kendi kanımdan olanların dünyaya getirdikleri minik canları bir gün kutlayıp ikinci gün işime gücüme bakabiliyorum ama internette tanışıp ayaküzeri kahve içtiğim Özgür Uçkan’ın artık aramızda olmayışının acısı bu kadar kısa zamanda geçmiyor. Tabii ki planlanmış ve gerçekleştirilmiş bir yaşama başlangıç ile vakitsiz ölüm arasındaki o fark var. Ancak verilmiş savaşların bıraktığı izler ve değerleri de var. Asıl farkı bu seçilmiş ve çarpışılmış savaşlar yapıyor. Yaşamı değerli kılan, içini dolduran bu. Özgür, kesinlikle savaşını seçmiş ve o savaşta açtığı cephelerin karşısında yer alan bireysel ve kurumsal güçleri rahatsız etmiş biriydi. Bence bu dünyada geçirilen zamanı anlamlandırabilmenin tek yolu bu. Özgür de bunu başarabildiği için çok şanslıydı. Gerçek bir uzun yol koşucusuydu o. Çoğumuz onun kadar başarılı, üretken ve devamlı olamayacağız seçtiğimiz savaşlarımızda. Ama bu yolda bir şansımız olacaksa, ondan öğrendiklerimizin ve bize verdiği ilhamın payı büyük olacak.

Her şey için teşekkürler Özgür.

existance (Ali Rıza Esin) Özgür Uçkan’a veda etmeme yazısı Özgür Uçkan’a veda niteliğinde bir yazı yazmak zor. Her an, herhangi bir satırda saçmalamaya başlayabilirim. Bunun yerine, benim durumumda, başka şeyler yazar gibi yapıp yazmamak mantıklı olabilir. Veda etmemiş olabilirim belki böylelikle.

EDIT: Sonradan baktım da, çok uzun olmuş bu. Affedersiniz. Tam bir TL;DR örneği… Yazıyı başlıklara bölmem belki bir işe yarayabilir. Seçme alıntılar kullanmalıyım. Başlıkların da bold olması lazım bu durumda. Başlık ya… Bir de, özellikle buraya Twitter üzerinden gelenleri düşünerek yazımı 140 karakterle özet geçmek istiyorum: Dr. Özgür Uçkan bildiğinden asla şaşmayan çok değerli bir aydındı. Ülkemiz için büyük bir kayıp. Çok üzgünüm. Başımız sağ olsun. #ÖzgürUçkan Bu. Bundan sonrasını okumayabilirsiniz. Bu bir şaka ya da temkinli bir atar değil. Kimsenin zamanını yerinde kullanabileceğimi garanti edemem.

“Sansüre neyney?” Özgür Uçkan’la bir Sansüre Sansür toplantısında tanıştık. O toplantı her ikimiz için de ilkti ve her ikimiz de orada tanıştığımız arkadaşların acemisi olmamıza rağmen sanki kimse kimsenin yabancısı değildi. İnternet sayesinde…

Özgür Uçkan ve yine aynı toplantıda tanışma şansını bulduğum kadim dostu Deniz Şener, Sansüre Sansür kurucuları Deniz Tan, Ebru Baranseli ve Fırat Yıldız ile FriendFeed üzerinden yaptıkları —tabir-i caizse— “olağanüstü durum toplantısı” gibisinden bir destek çağrısı üzerine biraraya gelmiştik.

Hep birlikte bulunduğumuz online ortamlarda Sansüre Sansür adına yapılan “hareketleri” doğru bulmayan, kimilerini ancak “insan taslağı” şeklinde tasvir edebileceğim aşırılıkta bazı “profiller”, ilk çıktıklarında büyük yankı uyandıran ve devlet katında(!) hiçbir etkisi olmasa bile halkımız nezdinde ciddi sayılabilecek bir farkındalık yaratmayı başaran bu oluşumu, Sansüre Sansür’ü topa tutmaktaydılar.

Hissettikleri sosyal sorumluluk dışında hiçbir menfaat beklemeden çalıştıklarını bildiğim Sansüre Sansürcü arkadaşlar, —FriendFeed’de alenen şahit olunduğu üzre— kendilerini çoğu durumda haksız ve haddini aşan bir üslupla yermeyi vazife edinmiş bu bozgunculardan yılmış durumdaydılar.

Özgür Uçkan ismi de işte o “yardıma” koşanlar arasındaydı. Bir sosyal medya ortamında sergilenen önyargılı infaza, bariz haksızlığa itiraz edip orada bulunmakla tavrını ortaya koyanlar arasında. Hani herkes bir “aktivistlik” tutturmuş giderken…

“Alçaklık konusunda onlar olsa olsa hevesliydiler; ama Abuzer Reis bu iş için para alıyordu.” Yukarıdaki “vazife edinmiş” tabirini laf olsun diye kullanmadım. Vardı öyle vazifeliler… Hâlâ var aynı tayfa ve onlara hasbelkader bulundukları nurlu noktadan vazife saçanlar… Varsın olsunlar. Vazife vazifedir. Durduk yere sana bir vazife biçen olmasa bile vazife verebilecek ehemmiyette insanların vazifelisi olmak, vazifesidir bir yerde herkesin. Saçmalamak derken bunu kastediyordum. Başka bir beklenti yarattıysam özür dilerim. … Bizler, yani aynı çağrıya uyan onlarca, —hafızam beni yanıltmıyorsa 40–50 kişi kadar bir “LikeMind” nüfusu—, Sansüre Sansür’e arka çıkan sınırlı sorumlu gönüllüler olarak duyurulan zamanda, duyurulan yerde buluştuk. O gün, toplantıdan ziyade bir tanışma partisi havasında geçmişti ve halen öyle zannediyorum ki orada bulunanlardan her biri, kendilerine tanıdıklarıyla görüşme fırsatı yaratmak istedikleri kadar, online ortamda yazışarak tanıştıkları, benzer görüşleri paylaştıkları kişilerle bir ilk temas kurma, yüz yüze görüşme arzusu duyarak katılmışlardı toplantıya ve beklenen gerçekleşti. Oradaki herkesin oluruyla hazırlanmış bir deklarasyona imza atmış olduk hep birlikte.

Özgür Uçkan dışında yine o toplantıda tanıştığım ve sonrasında dostluğumuzu sürdürmekten keyif aldığım bir çembere dahil olmuştum. İnternet üzerinde bir biçimde var olmayı günlük hayatta var olmaktan farksız gören, sosyal medyada aktif, neredeyse her konuda fikir alışverişinde bulunabildiğin türden arkadaşlıklardı bunlar ve aralarında ortak ilgi alanlarınla ilgili paylaşımlarda bulunabildiğin insanlar da vardı. Hepsi birbirinden değerli arkadaşlar edinmiştim. Bunları niye anlatıyorum…

“İnternet değil, çevresi kötü” Aynı çevre daha sonrasında özellikle internette devlet sansürüne karşı duran, bu konudaki gelişmeleri(!) dikkatle izleyen, izlemekle yetinmeyip karşı koymak için sesi ne kadarına yetiyorsa o kadarıyla ses çıkaran, günlük hayatta çoğu birbirinden habersiz ama ortak kaygıları paylaşmaları nedeniyle gittikçe genişleyen bir kitle haline dönüştü. İnternet sayesinde…

Toplumun genelgeçer ve gayet-resmi algılarından yaka silkmiş herkes, gönüllü, dağıtık yapılı bir örgütlenmeyle normal hayatta savunmaya zaten can attığı ama sesinin çıkmayacağı kabulüyle karşısında sinikleştiği bazı değerlerin, temelde sansür gibi, insan hakları gibi, en geniş anlamıyla “özgürlük” gibi tüm zamanların ayıplarına karşı tavır koymaya soyundu. Aynı sıralarda Sansüre Sansür oluşumunun çekirdek kadrosuna davet edildim. Bu çok heyecanlıydı! Özgür Uçkan vardı ve diğer arkadaşlar… Sahne arkasında şimdi detaylarını bile hatırlamadığım, belki de ertelemekten el bile sürmemiş olabileceğim birtakım mütevazı işler üstlendim, gündem ve ortak konularımızla ilgili görüş alışverişlerinde bulundum. Sansüre Sansür güzel bir şeydi.

İleriye sarmam lazım… Günlerden bir gün Özgür Uçkan bir kavram attı internetlere… Bu yeni bir kavram değildi ama herkes bilse bile birileri eyleme dönüştürme inisiyatifini üstlenmezden evvel hayatımızda olmamaları anlamında kıymet-i harbiyesi bulunmayan pek çok kavramdan birine daha işlevsellik kazandırması bakımından önemliydi: Netdaşlık… Netdaş ve Sansüre Sansür, Korsan Parti tartışmalarının, Korsan Parti meclis yoklamalarına giren daha kalabalık topluluğun bir parçası haline geldi doğal olarak ve üyesi bulunan tüm bireyler. Daha sonra sansüre karşı diğer sivil toplum örgütleri, bilişim odaklı yapılar, bizler gibi gayet sivil diğer oluşumlar ve bağımsız gönüllülerle bir araya gelerek internet sansürüne karşı örgütlenmiş iki büyük gösteri yürüyüşünün karar alıcı bileşeni oldular.

İkinci yürüyüş Taksim’den başlayıp Tünel’de bitmişti ancak yürüyüşe omuz veren kalabalık, Tünel’de biten yürüyüşün Taksim’de başlamaya devam eden ucuydu aynı zamanda. İstiklâl Caddesi tamamen dolmuştu. Bu iki büyük gösteri yürüyüşü “Yüce Türk Milletine” hiçbir şey göstermemiş olsa bile bugün havuz medyası denen medyanın, —o gün ne medyasıydılar bilmiyorum—, iktidara karşı muhalefet gösterilerine ne kadar penguen belgeseli kaldığını göstermişti.

Pardon Hocam… Tüm bunlar olurken “önce bir ne olacağını görelim ki karizmayı çizdirmeyelim” havasından geri durmayıp sansür yürüyüşlerine dahi ortasından kaynak yapanlar, belli ki Özgür Uçkan’ı ve aynı işe zaman ve emek vermiş ünlü başka isimleri, isim vermeden (ben de vermiyorum, bakınız), “Sansürsüz İnternet” ve “İnternetime Dokunma” yürüyüşlerinin ön saflarında yer almakla suçladılar(!). Salt orada görünmüş olmak için, sahne yapmak için orada bulunmakla…

Sansüre Sansür’ü ve üyelerinden hiçbirini bağlamayan şahsi fikrim odur ki, Türkiye’de “Korsan Parti” fikrinin işlememesinin önündeki en önemli engel bu zihniyetti — Partiler Kanunu falan değil. Oraların buraların ve tüm internetlerin sahibi olmak gibi bir komiklik… ama Türkiye gibi ülkelerde manevra alanı bulabiliyor bu kendisine. Bkz. yukarıdaki “vazifeliler” saçmalamam… Gezi eylemlerini katılan kişi, örgüt, kolektif, parti, vs. birilerinin tek başına sahiplendiğini düşünün… O. Gezi ertesinden bakınca… daha komik.

“Bileceksin, yaşayacaksın, oynayacaksın, tedavi edeceksin, görevini yapacaksın ve özgür olacaksın.” Özgür Uçkan’ın Netdaş kavramı haricinde hiç de sanal falan olmayan, gayet gerçek yaşamında yansıttığı sıradışı aktiviteleriyle… Aktivite sözcüğü kifayetsiz; aktivistlik de ne ki! “Hiperaktivitesiyle” mevcutlu bulunduğu topluluklar yararına cömertçe harcadığı değerli zamanıyla oluşturduğu işlerden sadece birini, “Friendfeed Lûgatı”nı hatırlatmak istiyorum. Kendi açtığı başlıklar altına eklediği, biraraya getirilse ders kitabı olabilecek nitelikte bilgilerle döşeli satırlar…

“Aklı karışmış birinin betimlemesi ile akıl karıştıran bir betimleme aynı şey değildir.” Bir bilgi küpüydü ve uzun uzun, dörtnala yazardı. Yazdıklarından bazılarını anlayamazdınız. Çözmeniz lazımdı… Anlamak için daha önce aynı referanslardan, aynı kaynaklardan, aynı sözcük dağarcığından beslenmiş olmanız ya da merakınızla aranızda seviyeli bir samimiyet varsa, araştırmak, başka bir şeyleri açıp derinlemesine okumak ve yeniden dönmek yazdıklarına… Kaçınılmazdı. Eh, Hocalık da böyle bir şey değil midir zaten? Bir çalışmamızda kullandığım ses kaydındaki sözcükleri metne dönüştürürken, —kayıtlarımdan şimdi saydım ve hiç abartmadan net söylüyorum—, benim için toplam 18 yeni isim, kavram ve anahtar kelime edinmişliğim olmuştur. Hafızamda ve arşivimde önemli bir yeri var Özgür Hocanın. Akademisyenliğiyle ve akademisyenliğinden daha çok insanlık halleriyle. İnternet vatandaşlığı, mahremiyet, telif hakları, sonra sonra edebiyat, sanat, sanat felsefesi, felsefe tarihi gibi konularda çok şey öğrendim kendisinden; öğrencisi olmamama rağmen (öğrencisi olma şansını yakalayanların bunu gururla dile getirmeleri boşuna değil).

“You measure a democracy by the freedom it gives its dissidents, not the freedom it gives its assimilated conformists.” Önemli saydığım başka bir gözlem: Özgür Hoca, evet, saçma ama tırnak içinde “Türkiye İnterneti” diye de bir olgu varsa, bu olguya ismine yakışır ölçekte damgasını vurmuş iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insandan biriydi ama orada bulunduğu yer ayrıdır, kelimenin tam anlamıyla. Bir paradoksun içinde kaybolmak istemediğimden isminin başka bazı isimlerle aynı düzlemlerde anılmasını doğru bulmuyorum diyeyim sadece. Bunun aksini iddia etmek önemli bir yanılgıyı ortaya koyuyor. Şu kadarını ekleyebilirim, Özgür Uçkan, vasıfları üzerinden hayat kalitesini yükseltmek uğruna kimlerden nasıl nemalanılabileceğini de gayet iyi bilen, ancak kendisi hakkındaki yorumlarda vurgulandığı üzre “dikbaşlılığıyla”, —şahsen ben “fikir ve eyleme özgürlüğünden taviz vermemek söz konusu olduğunda kimseye eyvallahı olmaması nedeniyle” demeyi tercih ederim— bu gibi hevesler ve bu hevesleri besleyen şarlatanlarla arasına mesafe koyabilen biriydi. Özgür Hoca… “kendine özgü bir insandı” demek istiyorum bir de ama bu ifade bana mülayim, naif insanları çağrıştırır daha çok. Eski türkçesi daha iyi sanki. “Nev-i şahsına münhasır” tabirinin sözlük karşılığıydı tam olarak.

“Eğiticinin kim olduğu, öğrettiği bilgiye dahildir.” Özgür Uçkan her şey dahil bir insandı. Pozitif bir insandı, evet… Kimilerinin negatiflik şeklinde alma yanılgısına düştükleri çıkışları bile yine ondan dinleyip kavramaya çalıştığım, hem suçlu hem muktedirin… (bu “hem suçlu hem aptal” ya da “hem suçlu hem bilgisiz” şeklinde de okunabilir — “hem suçlu hem güçlü” sözü sıkıntılı. “Muktedir” kelimesininse “bir şeyi yapmaya gücü yeten” gibi bir anlamı var sadece ve bu güçlü demek olmuyor. Maksatlı kullanmadım ama Sevan Nişanyan son yazılarından birinde işaret etmişti aynı hususa) …haksızlığına uğramış haklının hakkını aramasına, bir tür olumlu amaca yönelik öfkenin, “yapıcı yıkıcılığın” bir tezahürüydü. Bunu çekinerek yazıyorum yine de. Tanımayanlar bilmezler, Özgür Hoca’nın aksi biri gibi hatırlanmayı isteyeceğini hiç sanmıyorum ki hiç de öyle biri değildi. Davudi sesi engel olmasaydı pamuk gibi adam bile diyebilirdim hatta.

“Information is cheap, meaning is expensive.” Özgür Uçkan iyi biriydi. Özgür Uçkan, tuttuğu birinin kendi şahit olduğu bir meselenin ardından öfkelendiğini duyumsadığında sırf gönlünü almak için telefonla arayıp hâl hatır sorabilen biriydi. Ya da online faaliyetine ara vermediği halde aylarca kimseyi arayıp sormayabilen, dehşetli çalışma temposunu bilenlere kendisini merak etmeme konforunu yaşatan biri… Bu çok yakın dostları ve aile dostları için olmasa da, benim gibi dış kapının mandalı pozisyonundaki dostları için tehlikeli bir konfordu aynı zamanda. Nereden bilecektiniz iki yıldır amansız bir hastalıkla boğuştuğunu, o söylemese… Hele hele bilenler bu konuda tembihliyse… Geri dönülmez noktaya girdiğinde öğrendim ben de ve buna, —geç öğrenmeme değil elbette, Hocanın içinde bulunduğu duruma— çok üzüldüm; kendimi kötü habere alıştırmaya çalıştım. Çalışmaya devam ediyorum halen. … Özgür Uçkan’a veda niteliğinde bir yazı yazmak zor hakikaten. İçimden de gelmiyor doğrusu şu anda veda etmek.

Bir gün, belki…


Topun Dönmesini Sürdürmek: Özgür Uçkan ve Caspar Bowden’ın Anısına

Yazı Seda Gürses tarafından İngilizce dilinde yazılmış, 2. Yeni Medya Kongresi kitabında yayınlanmak üzere Hakan Soner Şener tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Hayatları ilham veren iki insan birbiri ardına aranızdan ayrıldığında hiçbir şey olmamış gibi devam etmek kolay değildir. Bu iki aykırı kişiliğe, yaptıkları büyük işler ve birçoğumuza açtıkları yollar için teşekkürü borç bilirim.

Bugün, Özgür Uçkan’ı kaybettiğimiz haberi geldi. Özgür, dijital haklar aktivisti, bir usta, felsefeci, sanatçı, ekonomist, aynı zamanda Türkiye merkezli dijital haklar ve özgürlükler üzerine çalışan Alternatif Bilişim Derneği’nin kurucularından biriydi. Bir şans, hayatımda bilgiyle alışverişi bu kadar geniş olan birkaç insan tanıdım. Fakat bunlardan çok azı bir ekiple birlikte çalışmaya entelektüel çabaları kadar heyecanı taşıyabiliyordu. İsmail Hakkı Polat’ın, Özgür’ün anısına yazdığı yazısından alınan, İstanbul’daki bir sansür karşıtı eylemde çekilmiş bu fotoğraf her şeyi anlatıyor.

enter image description here

Kahverengi tişört giyen Özgür, büyük ihtimalle de en ön sırada olmanın mutluluğuyla dik ve gururlu duruyor. En önemlisi de, çevresi yaşıtları ve bazıları ondan ilham almış olan, Türkiye’de dijital haklar ve özgürlükler konusunun devamı için uğraşan genç insanlarla dolu. Fotoğrafın çekilmesinden sonraki bir yıl içerisinde aynı oluşum, Türkiye içinde ve dışında 30 şehirde, 60 bin insanı etkileyecek büyük protestoları organize etti. İnsanlar, bu ciddi hareketlenmelerin Gezi Parkı Direnişine liderlik eden ilk adımlar olduğunu ileri sürdü. Bunların ardından, Gezi gibi kırılma noktaları, bastırılmışlık hissinin ürünü olmasının yanı sıra, yılların birikmişliğine karşı örgütlenmelerdir. Özgür Uçkan, bulunduğum yerde, kolektif bir görüş yaratmanın nelere mâl olabileceğini bilen, insanları bu görüşün etrafında toplayabilip, hareket ettirebilen bir gruba dâhildi. Özgür, zamanımızın ruhunu yakalamak, temel özgürlüklerimizin ihlallerine karşı direnmek ve bunu ilham veren, dönüştüren bir yoldan yapmak için dur durak bilmeden çalıştı.

Fotoğraftaki bir diğer detay ise beni, bu hafta aramızdan ayrılan Caspar Bowden’a getirdi. Özgür Uçkan’ın yanında duran Yaman Akdeniz, bir diğer önemli akademisyen, aktivist ve özgür ifade savunucusu. Casper Bowden beraber çalışma şansını bulduğum ve bana Yaman’ın adından bahseden ilk kişi oldu. Yaman Akdeniz ve Caspar Bowden birbirlerini eskiden beri tanıyorlardı. Buradaki “Cryptography and Democracy: Dilemmas for Freedom” (Kriptografi ve Demokrasi: Özgürlük İçin Çelişkiler) adlı kitap, ikisinin birlikte 1999’da yazdıkları bir eser. Kitabın bir bölümü ise, Caspar, Foundation for Information Policy Research‘da (Bilgi Sözleşmelerini Araştırma Vakfı) çalışırken yazıldı. Yaman Akdeniz başlıca aktivite alanı olarak hükümetin sansürlerine karşı mücadele yürütürken, Caspar Bowden daha sonraları Chief Privacy Adviser (Kişisel Bilgilerin Korunması için Başdanışman) olarak görev yapacağı Microsoft’u değiştiriyordu. Ben Caspar ile bu sıralarda tanıştım ve onun Privacy Enhancing Technologies’in (Güvenlik Arttırıcı Teknikler) yükselmesinde üstlendiği sorumluluk ve sahip olduğu unvan karşısında şaşırmıştım. Yıllar boyunca, bütün yetki ve bağlantılarıyla, kişisel bilgilerin gizliliğini korumaya hizmet edecek tasarıları ve teknik yapıları bir adım öteye götürmek için nasıl çalıştığına şahitlik ettim. Bizleri de aynısını yapmaya teşvik ederdi. Bowden, bizim gibi bu tarz sistemler üzerinde çalışarak, işimizi bir adım öteye götüren kişileri cesaretlendirirdi. Aynı zamanda kişisel bilgilerin gizliliğini korumak adına, hükümet yetkilileri ve parlamentoculara şifrelemenin ve dağıtık hesaplamanın gücünü gösterebilelim diye bizi toplantılara davet ettirirdi. Caspar Bowden, Microsoft’la yollarını ayırdıktan sonra, sivil toplum bileşenlerine geri dönmesiyle, onu ilk olarak derneğinin mirasıyla, şirketle (Microsoft) mücadele ederken gördüm. Lâkin konu Caspar olunca, elindeki dayanaklar ile ulaşabildiği her kanalı zorlayarak, Edward Snowden’ın gözetleme programlarını onayladığı NSA ve GCHQ ile olan ilişkisini herkesin öğrenmesi için direndi.

Bugün, Özgür Uçkan’ı ve Caspar Bowden’ı kaybetmek, iki sağlam yumruk yemiş gibi geliyor insana: yorgunum. Fakat yarın başka bir gün ve inandıkları doğrularla, hayal ettiğimiz aydınlık geleceğe, onlardan bize kalan ilham verici birçok anıyla birlikte cesaretleneceğimizi hayal ediyorum. Bir keresinde bilge bir New York aktivisti demişti ki, “Topu bizden öncekiler dirim dirim ilerlettiler, şimdi o topun ilerlemesini sağlama sırası bizde.”

Özgür Uçkan’ın yaptığı müdahaleler ve kendisi hakkındaki koleksiyon videolar için Erkan Saka’nın derlemesine bakın.

Caspar Bowden’a tatlı bir elveda için, Malavika Jayaram’ın paylaşımına göz atın.

Ve buradaki videodan Caspar’ın 31C3’teki konuşmasının ve ünlenmiş detaylı slaytlarının keyfini çıkarabilirsiniz.


Özgür hoca kavga ederdi, biz de edeceğiz!

Yazı Şevket Uyanık tarafından yazılmış, Evrensel gazetesi 19 Temmuz 2015 tarihinde yayınlanmıştır.

Yarım kalmışlık duygusu ne kadar kötü bir şeymiş! Hele bu yarım kalmışlık, beraber mücadele ettiğin, yaklaşık yedi yıldır okuduğun, tecrübesinden yararlandığın, sonra arkadaş olduğun “abi” dediğin biriyle yaşanıyorsa çok daha zor. Erken ölümün üzerine yazabilmek de, konuşabilmek de zor. Belki bir gün çok daha fazlasını yazarım ama şimdi Özgür Uçkan hocamla ilgili, onun internet özgürlüğü mücadelesinin ne denli “gerçek” olduğuna dair bir anımı paylaşmaya çalışacağım.

Şimdi adımı hatırlamadığım bir konferansın çıkışında İsmail Hakkı Polat hocamla karşılaşmıştık ve bana Kadir Has Üniversitesi’nde yapılacak bir toplantıya gelmemiz gerektiğinden bahsetmişti. Yine o zamanlar iki konu çok tartışılıyordu: Phorm ve kişisel verilerin korunması.* (bu konuya dair bir yazı bit.ly/1fb1kf2 adresinde mevcut) Toplantının başlığına “Online Davranışsal Reklamcılık (Online BehavioralAdvertising-OBA) ve Kişisel Verilerin Korunması” ismi konmuştu ama İsmail hocamın “Hocam, arkadaşlara da söyle, mutlaka gelin” cümlesi toplantının içeriğinin isminden farklı olacağına dair içimde bir his uyandırmıştı. Tarih 26 Aralık 2012 olmuştu ve ben üniversitenin üst katındaki güzel salonda yerimi almak için hazırlanmıştım. Dışarıda çok güzel kar yağıyordu.

Salona girdiğimde Türkiye’deki internet mücadelesinin içinde yer alan bir sürü etkin ismin orada olduğunu gördüm. Tanıdıklarımla ayaküstü konuştuk, tanışmak istediklerimle tanıştım. Özgür hoca ise en ön sırada yerini almıştı. Ben de onun yanına oturup beklemeye başladım. Bizim dışımızda takım elbiseli bazı insanlar da vardı. Onlara doğru baktım, salonu gözlemledim… Sonra bir kez daha Özgür hocaya baktım. Biraz havadan sudan sohbet etmek isterken onun da gergin olduğunu sezdim. Sürekli önündeki bilgisayardan bir şeylere göz gezdiriyordu, notlarına bakıyordu ve sanki bir şeye hazırlanıyordu.

Toplantı, yüksek lisans öğrencisi olduğunu tahmin ettiğim bir arkadaşın OBA sunumuyla başladı. Reklamcılık, pazarlama, insan kaynakları, iletişimin parayla yaklaşması, internetin fırsatları, para, reklam, veri, depolama, para… Sunum tamamen “Bakın, bu internet reklamcılığı modeli ne kadar da güzel, ne kadar kişisel” şeklindeydi. Zaten herkes sıkılmıştı. Bir de sunumda herhalde hiç “phorm” ismi geçmiyordu ama anlıyorduk, Özgür hoca sayesinde biliyorduk. E bu sunum teknikleri / taktikleri de reklamcılıktı ve her şey satılıktı ne de olsa!

Sonra söz alıp herkes görüşlerini aktarmaya başladı. Toplantı salonundaki “resmi” kişilerin de verdikleri cevaplar ışığında onların “şirketten” olduğunu anlamıştım. Alternatif Bilişim Derneği’nden Melih hoca Phorm’a karşı başlatılan imza kampanyasından ve çekincelerini yazdıkları rapordan bahsetti. Konuşmalar derin veri analizi (DPI-DeepPacketInspection) konusuna gelmişti ve Phorm şirketinin bu yöntemi TTNet ile işbirliği içinde kullandığı konusu tartışmaların fitilini ateşlemişti. Şirketten gelen İngiliz vatandaşı olduğunu tahmin ettiğim genç avukat eleştirilere cevap verirken, “DPI kullanılması aslında iyi bir şey” demişti. Ben de bunun üzerine Korsan Parti Hareketi’ni temsilen bir soru sormuştum. Birçok kişi görüşlerini belirtti. Eminim hepiniz, bir gün istemsiz bir şekilde bilgisayarınızın ekranında beliren “gezinti.com”u hatırlayacaksınızdır. İşte bu site açıldığında, kullanıcı olarak siz, sisteme “rızanız” dışınızda dahil ediliyordunuz. İşte toplantıda “rıza” konusuna da değinildi. Kısaca, DPI teknolojisi dahil Phorm şirketinin şimdiye kadarki tüm faaliyetlerinin kişisel verilerin korunması ilkesine, iletişim özgürlüğüne ve anayasaya aykırılığı tartışılıyordu.

Bu tartışmalar sürerken yanında oturduğum Özgür hoca belirli aralıklarla bana dönüp bir şeyler söylüyordu. Başlarda kulağıma doğru eğilip fısıldayarak söylerken, eleştirilere karşı şirketten gelen temsilcilerin verdiği cevaplar sonrası Özgür hocanın ses tonu da yükseldi. Bana bilgisayarından mahkeme kararlarını gösteriyordu. O an Özgür hoca arkasına dönüp birden bağırdı:

“Yalan söylüyorsunuz!”

Ve elindeki pad’den biraz önce bana gösterdiği mahkeme kararlarını onlara doğru göstererek konuşuyordu, kavga ediyordu, gerçekleri tane tane bir bir sıralıyordu! Derken başka bir avukat abimiz kalktı ve “burada phorm şirketinden gelen kimler var?” diye sordu. 4-5 adet el isteksizce kalktıktan sonra aynı kişi “daha var var, onlar da el kaldırsın” dedi. Siyah pardösülü bir kişi “ne yapıyorsun” diye yüksek sesle çıkıştı. Avukat abimiz de “siz bizi fişliyorsunuz ya, şimdi de ben sizi fişliyorum” dedi.

Benim için o toplantının önemi çok büyüktür. Yıllardır takip ettiğim Özgür Uçkan’ı bir kez daha tanıdım. İnternet özgürlüğü adına nasıl mücadele edileceğini gördüm, güç aldım! Zaten çıkışta çok güzel bir ekiple kahve içtik. Özgür hocayla dışarı sigara içmeye çıktığımızda çok samimi bir sohbet ettik ve ben o gün bir sürü “dost, arkadaş, abi, kardeş” kazandım. İsmail hoca da bu Phorm mevzusunu duyunca ilk Özgür hocayı aradığını söylemişti.

Arardık Özgür hocayı… Bir şeye kafamız takıldığında, bir şey danışmak için. Bana doktora için referans vermişti. Hep desteklerdi. Erkan Saka hocamın o zamanlar yaptığı Sosyal Kafa programından sonra da toplu fotoğraf çekiminde oradaki herkes için güzel şeyler söylemişti. İnanıyordu insanlara, gençlere, bize… Onunla müzik de konuşabilirdiniz, güncel bir konuyu da… Alanı, bilgisi o kadar genişti ki… Ve anıları… Saatlerce dinleyebilirdiniz. Keşke daha dinleyebilseydim, dinleyebilseydiniz. Onu tanıyan, tanımayan herkes aynı şeyi söylüyor: “Keşke tanışabilseydik, çok isterdim.” Keşke… Şimdi ben onu tanıdığıma mutlu mu olayım yoksa bu yarım kalmışlıkla mı yaşayayım? Skype yapalım bir ara demişti, yapamadık. Hastalığını bilen insanlar olarak konusu açıldığında, “konuşamazdık”. Birkaç hafta önce Ulvi Yaman ile de konuşamadık, sordum, söyledi ama dillendiremedik. Ölüm haberini almadan birkaç gün önce “onu kaybediyoruz” haberi gelmişti. İşe bu his, yarım kalmışlık, acıtıyor, çok acıtıyor…

Türkiye’deki internet özgürlüğü mücadelesine katkın için, Korsan Parti Hareketi’ne verdiğin destek ve mail grubumuzda yazdığın her kelime için, kısaca her şey için teşekkürler hocam! Merak etme, mücadeleye devam edeceğiz, daha güçlü bir şekilde.

  • Özgür Uçkan’ın konuyla ilgili düşüncelerine dair; “İnterneti zapt etme hayali: Filtreli internet, BTK, Phorm ve WCIT…“(bit.ly/1fQKEKO), “Phorm: ‘İnternetin hainleri’“(bit.ly/1CMaCJt), “‘Siber Ordu’, Phorm, İfade ve Basın Özgürlüğü…” (bit.ly/1LfaXqW), “BTK, TTNET, Phorm ve hukuksuzluk” (bit.ly/1fb6ebV) ve İMC Tv’de katıldığı Günsonu programı (bit.ly/1HzjZuP)